Pax Americana: Küresel Bir Kabûlleniş

Thomas WOLSEY, 1473 yılında İngiltere’de doğdu. Onun ismini târihe yazmasını sağlayan özelliği, meşhûr İngiliz kralı 8. Henry’nin ikinci adamı olmasıydı. Öyle kuvvetli bir ikinci adamdı ki, kralın gölgesi ve hattâ “Alter Rex” yâni “Öteki Kral” olarak adlandırıldı. Wolsey’in târihin akışının içinde fikrimce daha önemli bir etkisi var ve bu, kralın gölgesi olmasından çok daha fazla anlam ifâde ediyor.

Zaman akışı 1517 yılına geldiğinde Avrupa’da büyük bir politik dönüşüm yaşanıyordu. İspanya kralı Ferdinand ölmüş, onun yerini 1519’da Kutsal Roma Cermen İmparatoru olacak 5. Charles almıştı. Ölmeden önce İngiltere ile pek sıkı fıkı olan Ferdinand’ın yerine 5. Charles’ın gelmesi, İngiltere için tehlike çanlarını çaldırdı. Çünkü İngiltere’nin Kıta Avrupası’nda başkaca müttefiki yoktu. 500 yıldır durmaksızın kapıştığı Fransa’ya karşı İngiltere çok savunmasız kalmış, üstüne devâsâ bir Kutsal Roma Cermen tehlikesi belirmişti. 

Tam da bu sırada İngiltere’nin imdâdına Osmanlı İmparatorluğu yetişti. Yavuz Sultan Selim’in 1516 ve 1517 savaşları ile Memlûkleri alt edip Mısır, Hicaz ve Suriye gibi son derece stratejik, zengin ve geniş bölgeleri ele geçirmesi, Osmanlı’nın doğusunu güvenlik altına alması, Papalık tarafından doğru okundu: Osmanlı, 1481’de Fâtih’in ölümünden sonra II. Bayezid dönemi boyunca ara verdiği Avrupa seferlerine çok güçlü bir şekilde geri dönecekti. Ve Avrupa, Osmanlı’nın önünde duramayacak kadar darmadağın, karışık ve zayıftı. Ufuktaki Osmanlı tehlikesini apaçık gören Papalık, târihteki bilmem kaçıncı Haçlı Seferi çağrısını yaptı. Wolsey de bu çağrının üzerine derhâl atladı. Papalık’ın çağrısı doğrultusunda Avrupa’nın ileri gelen güçlerini İngiltere’de bir araya getirdi. Bu oturumla Wolsey, İngiltere’yi Avrupa diplomasisinin arabulucusu noktasına taşıdı. Bu misyon İngiliz dış siyâsetinin sonraki yüzyıllarına şekil vermiştir. 

Wolsey, bu toplantıdan bir kazanım daha elde etti: Wolsey öncülüğünde Avrupa’nın önde gelen 20 gücü arasında kapsamlı bir barış ve güvenlik antlaşması imzâlandı. Târihe “Londra Antlaşması” olarak geçen bu antlaşma ile Wolsey Avrupa’nın mûteber hakemi olurken, Avrupa târihinde ilk kez uluslararası bir toplu antlaşma ile askerî ve siyâsi ittifâk kurdu. 

Bu antlaşmanın temelini oluşturan ilke şuydu: Bir Hristiyan devlet bir diğerine saldırırsa, bu saldırı Hristiyanlığa karşı yapılmış sayılacaktı ve saldırgan devlet suçlu îlân edilecekti. Aynı zamanda Katolik Kilisesi’ne bağlı bir kardinal olan Wolsey’nin bu diplomatik mûcizesini yıllar sonra detaylıca ele alan târihçi Garret MATTINGLY, bu antlaşmanın Avrupa’da savaşları bitirecek, güç dengesini koruyacak ve çatışma noktasına gelmesini engelleyecek bir hakem arayışının sonucunda ortaya çıktığını söyler.

Gerçekten de, Avrupa’nın binlerce yıldır bitmeyen huzur, barış ve güvenlik arayışında lâf hep dönüp dolaşıp bir “üst akıla”, bir “üst arabulucu otoriteye” gelmiştir. Eski Yunan’ın şehir devletlerinde akıllara düşen bu fikir, târihin akışı içinde ilk olarak Roma İmparatorluğu ile vücûd buldu. Târihe “Pax Romana” olarak geçen bu uzun dönem, Roma otoritesi altında birleşen Avrupa coğrafyasının savaştan uzak geçen yıllarını ifâde eder. Roma’nın önce ikiye bölünmesi ve ardından iki ayrı parça hâlinde yıkılması sonucunda başlayan ve bitmek tükenmek bilmeyen savaşlar, katliâmlar, yıkımlar Avrupa’nın filozoflarını, siyâsetçilerini ve târihçilerini yeni bir “Pax Romana” arayışına itti. 

Wolsey’den yaklaşık 300 yıl sonra bir Avusturyalı diplomat, Klemens von Metternich, Napoléon yıkımının hemen ardından Avrupa’yı bir araya getirdi ve Wolsey’nin misyonunu devâm ettirmek istedi fakat ne Avusturya-Macaristan böyle bir üst otorite olabilecek durumdaydı ne de dünya buna hazırdı. Wolsey’den yaklaşık 400 yıl sonra bir Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, Woodrow WILSON, 1. Dünya Savaşı’nın yıkımının hemen ardından Avrupa’yı ve hattâ dünyayı yeniden bir araya getirmek için elini taşın altına koydu fakat o zamanın şartları içinde henüz ABD küresel bir üst otorite olabilecek durumda değildi, şartlar da uygun değildi.

Fakat 2. Dünya Savaşı ile birlikte hem Avrupa hem dünya binlerce yıllık arayışın sonunda bir dünya jandarması olarak Amerika Birleşik Devletleri’ni kabûl etti. Yüzlerce yıldır yaşanan yıkımların en sonuncusu olan 2. Dünya Savaşı ile birlikte artık insanlık tükenme noktasına gelmişken, çağın verdiği teknolojik, politik ve sosyal imkânların da sâyesinde, Birleşmiş Milletler gibi uluslarüstü kurumların kurulması, Amerika Birleşik Devletleri gibi bir küresel jandarmanın da kabûl edilmesi kaçınılmazdı. 

Şu soruyla devâm edelim: ABD nedir? ABD neden “en güçlü devlet”?

Târih boyunca o günün dünyasına hükmetmiş olan ne Roma İmparatorluğu, ne Moğol İmparatorluğu, ne Çin İmparatorluğu, ne Arap İmparatorluğu, ne Osmanlı İmparatorluğu, ne Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, ne Britanya İmparatorluğu hiçbir başka devlet tarafından topraklarına kalıcı üs kurması, askerî güç kullanarak barışı sağlaması ve hakem rolünü üstlenmesi için dâvet edilmedi. Bugün ABD’yi ABD yapan, bu küresel kabûlleniştir. ABD’nin Soğuk Savaş boyunca rakibi olan Sovyetler Birliği’nin küresel anlamda mûteber olamayışının, gerçek bir küresel güce dönüşememesinin temelinde yatan neden, bu küresel kabûlleniş antlaşmasıdır. 

ABD, insanlık târihinin ilk uluslarüstü devlet projesidir. ABD’den önce târihsel süreç içinde kozmopolit imparatorluklar ve onların yaşattığı birkaç yüzyıllık barış çağlarına tanık olan insanlık, 19. Yüzyıl’ın hızla yükselen yok edici rekâbetinin çözümünü Eski Dünya’nın “hastalıklarının” erişemeyeceği uzaklıktaki Yeni Dünya’da üretti. ABD bir avuç kaçak ya da ipsiz sapsız Avrupalı’nın doluştuğu uçsuz bucaksız topraklardan ibâret iken, hızla üretimin, fırsatların ve gücün depolandığı yer hâline getirildi. 

ABD, tek başına ve târihsel bir sürprizle hegemon olmadı. ABD’nin hegemonya târihi, insanlığın kalıcı barış ve küresel dünya devleti arayışının târihinin bir parçasıdır. Fort Knox’daki, New York’taki küresel altın rezervlerinin varoluşunun mânâsı budur. ABD’nin kozmopolitliğinin, küresel âsâyiş “yetkisinin”, BM’nin ve diğer küresel kurumların orada olmasının mânâsı budur. Tüm bunlar, ABD’nin 20. Yüzyıl’ın başından itibâren küresel hegemon ve uluslarüstü devlet statüsünün dünya devletlerinin büyük çoğunluğu tarafından kabûlünün simgeleridir.

ABD’nin o “büyük gücü”, teknoloji ya da ekonomiden değil, işte bu küresel kabûl görmüşlükten ve “ita’âtten” kaynaklanıyor. ABD, bu küresel kabûlü yitirene dek “en güçlü” olmaya devâm edecek. Ekonomik büyüklük bakımından Çin, askerî büyüklük bakımından Rusya ile denk olmasına rağmen dünya genelinde hâlâ tartışmasız küresel hegemon olarak ABD’nin gösterilmesindeki hîkmet buradadır.

Özetle; dünya, ABD’den bir “Pax Americana” yaratmasını ve sürdürmesini istedi ve bekledi. ABD, bu talebin verdiği güç ve yetkiyle bugün 7 kıtada askerini bulunduruyor. ABD, bu güç ve yetkiyle ulusal parasını küresel para değeri olarak kullandırıyor. ABD, bu güç ve yetkiyle dünyanın her noktasında politik ve diplomatik olarak varlığını sürdürüyor.  

Fakat ABD, Sovyetler’in dağılmasından sonra yaşadığı küresel güç doyumunu hazmedemedi ve hızla “ulusallaştı”. 1. Körfez Savaşı ile başlayan bu süreç, 11 Eylül 2001 saldırıları ile ideolojileşti. 11 Eylül’ün en büyük etkisi, ABD’nin kendisine küresel hegemon statüsü veren dünya devletlerine “yabancılaşması” oldu. Küresel kabûlü günden güne hızla azalmaya, küresel ita’ât sorgulanmaya başladı. Bugün gelinen noktada, Suudî Arabistan örneğinde olduğu üzere, düne kadar ABD’nin ayrılmaz “dostu” olarak görünen birçok devletle derin tartışmalar ve hattâ kopmalar yaşadığına tanık oluyoruz. 

Bugün ABD, Trump gibi bir kovboy ile bu küresel kimliğini ve varoluşunu yitirdiğini îlân ediyor. Trump’ın seçilmesi önemli değil; varlığı bile tek başına ABD’nin bilinçaltının dışa vurumudur. Küresel dalgalanmaları, güç arayışlarını, devletler arasında uç vermeye başlayan küresel anarşi ve çok blokluluk dönemini, jeostratejik kırılmaları ve elbette ekonomi politik dönüşümleri bu hususu dikkâte alarak analiz etmek lâzım. 

ABD’ye karşı olanlar başta olmak üzere, ABD ile ilgili bir fikri ve tavrı olan hiç kimsenin bu târihsel çerçeveyi ıskalama lüksü yok. ABD’nin öncüsü olduğu küresel sistemi yıkmak isteyenlerin bugüne değin yaşadığı başarısızlığın temel nedeni, bu târihsel çerçeveyi ıskalamış olmalarıdır.

İnsanlık, hâlâ küresel bir hegemonun yaşatacağı kalıcı barış ve düzenin arayışındadır, buna erişene dek birçok farklı yöntemi ve kurumu denemekten geri durmayacaktır.


Yayın organı: Gazetelink
Yayın târihi: 02.01.2020
Adres: https://www.gazetelink.com/pax-americana-kuresel-bir-kabullenis-oguz-evren-kilic/

Site Footer

Sliding Sidebar

    2019 © Oğuz Evren KILIÇ.   Bu internet sitesindeki tüm yazılar ve diğer içerikler izinsiz kopyalanamaz ve kullanılamaz. Tüm içeriğin hakkı mahfuzdur.